"Döngüler Değişiyor: Mimarlıkta Sürdürülebilirlik için Yeni Paradigmalar"
Dünya bir "açık sistem" değildir. Biz insanlar dahil olmak üzere, tüm canlı ve cansız sistemler sürekli olarak gezegen etrafındaki dairesel madde akışına katkıda bulunmakta ve bu akış tarafından sürdürmektedir. Tüm türler bir rol oynamaktadır ve "Yaşamın Evreni" kitabının yazarı Lee Smolin şöyle açıklar: "Her tür, materyalin biyosfer etrafında dolaşan büyük döngülerde bir rol oynar. Hiç şüphe yok ki, yaşamın ne olduğunu anlamak için bu gezegendeki yaşamı birbirine bağlı bir sistem olarak anlamak gereklidir."
Bu fotoğraf, insanların evrende ne kadar küçük bir nokta gibi göründüğünü bize hatırlatmakta ve aynı zamanda insanların evrenin bir parçası olduğunu ve evrenle bağlantılı olduğunu vurgulamaktadır. İnsanlar evrende keşifler yaparak ve evreni anlamaya çalışarak birçok şey öğrenmektedirler. Bu bağlantı, insanların evrenle olan ilişkisini ve evrenin sonsuz boyutlarını algılamamıza yardımcı olmaktadır.
Şu anki yaşam görüşümüz sürdürülemezdir.
Evrenin genişlemesiyle ortaya çıkan döngüsel ilerleyiş, resimde de görüldüğü gibi hızla artmaktadır. Döngüsellik kavramı da bu bağlamda önemli bir rol oynamaktadır ve evrende her şey bir döngü içerisinde işlemektedir. Doğanın kendi kendini düzenleme yeteneği ve kaynakları geri dönüştürme kabiliyeti, bize döngüsel bir yaklaşımın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Jane Cull, "The Circularity of Life" yazısında, mevcut yaşam anlayışımızın insanlığın sürdürülebilir bir şekilde var olması için yetersiz olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu temel sorun, insanların kendilerini yaşamdan ayrı ve bağımsız bir varlık olarak algılamalarıdır. Oysa gerçek, bizim yaşamın sürekli döngüsünün içinde yer aldığımız ve onunla bir bütün olduğumuzdur. Bu önemli nokta, yaşamı anlamak ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek için dikkate alınması gereken bir gerçekliği vurgulamaktadır.
Hayat doğrusal değil, döngüseldir.
Jane Cull, yaşamın döngüsel niteliğini vurguladığı çalışmasında, mevcut lineer yaklaşımın sürdürülebilirlik açısından yetersiz ve sürdürülemez olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu nedenle, bir paradigma değişikliği gerekmektedir ve döngüsel düşünceyi benimsemek önem arz etmektedir. Döngüsel ekonomi ise kaynakları verimli bir şekilde kullanmayı ve atık miktarını en aza indirmeyi hedeflemektedir. Bu geçiş, doğayla uyum içinde olmayı ve biyoçeşitliliği korumayı gerektirmektedir.
Doğal döngüler ve döngüsel ilerleyiş, doğada var olan birçok sistemde gözlemlenen önemli bir prensiptir. Bu döngüsel ilerleyiş, mikro ölçekte bireyin yaşam deneyimlerinden, makro ölçekte gezegenin işleyişine kadar çeşitli seviyelerde kendini göstermektedir. Üzerinde yaşadığımız gezegen, kapalı bir sistem olarak kabul edilebilmektedir. Madde ve enerji, gezegenin atmosferi, su kaynakları, bitki örtüsü, toprak ve diğer doğal sistemler arasında dolaşmaktadır. Bu dolaşım sürekli gerçekleşmekte ve döngüsel bir yapı sergilemektedir.
Görüleceği üzere döngüler, sürekli hareket halinde olan biyolojik, çevresel ve gezegenler arası süreçlerin temelini oluşturmaktadır ve desenlerin tekrarlanmasıyla ortaya çıkmaktadır. Tüm madde döngüsel bir süreç içinde var olur, ölüm ise sadece bir dönüşümdür. Hiçbir yaşam sistemi döngüsellikten kaçamaz ve ölüm, yaşamın sürekli devam eden döngüsünün bir parçasıdır. Döngüsel yapıda son ve başlangıç noktaları olmaz, sadece sonsuz bir süreklilik ve kadim bir ritim vardır. Bu yüzden hayat doğrusal değil, döngüseldir.
Makro ve Mikro Evren Perspektifleri
Makro ve mikro evren perspektiflerinden bakıldığında, bu döngüsel yolculuk dünyadan gezegenlere, oradan da evrene kadar uzanırken doğa da kendi varoluş biçimini almaktadır. Doğada atık oluşmadığı varsayımıyla ilerlendiğinde, her şeyin aslında doğal kaynaklar olduğu anlaşılmaktadır. Mikro düzeye indiğimizde ise örneğin bitkiler fotosentez yoluyla güneş enerjisini kullanarak organik maddeler üretmektedirler. Bu organik maddeler, bitki ve hayvanların besin zincirinde dolaşırken enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır. Daha sonra, canlı organizmaların atıkları ve ölü dokuları doğal ayrışma süreçleriyle yıkılarak toprakta yeniden besin maddelerine dönüşmektedirler. Bu besin maddeleri, bitkiler tarafından yeniden alınmakta ve döngü devam etmektedir.
Aynı şekilde, atmosferdeki gazlar ve su buharı rüzgârlar ve okyanus akıntılarıyla taşınmakta, bu da iklim ve hava durumu gibi doğal süreçlerde etkili olmaktadır. Yağmur ve kar yoluyla toprağa düşen su, nehirler ve akarsular aracılığıyla okyanuslara taşınmakta ve bu süreçte su döngüsü gerçekleşmektedir.
Döngüsel Yaşamın Mimarlık Perspektifi
Bu döngüsel ilerleyişi anlayabilmek, insanların doğal sistemlerle uyumlu ve sürdürülebilir tasarımlar yapmalarına yardımcı olmaktadır. Her tasarımcının bu kavramlara kendi bakış açısından yaklaşması gerektiğinde hemfikiriz. Doğanın işleyişini anlamak karmaşıklığı gereksiz kılmaktadır çünkü doğanın kendi içinde zaten bir düzeni vardır. Döngüsel ilerleyiş sayesinde doğada denge ve sürdürülebilirlik sağlanmaktadır. Doğal kaynaklar ve maddeler sürekli olarak yenilenmekte ve geri dönüştürülmektedir. Bu temel prensipler, tasarımcılara ilham vererek çevreye duyarlı, sürdürülebilir ve döngüsel tasarımlar oluşturma yolunda rehberlik etmektedir.
Bu nedenle, ne ekerseniz onu biçersiniz ilkesi geçerlidir. Gezegenin kaynakları sonsuz değildir ve doğal sistemlerin sınırları vardır. Bu bize insanların bu döngüsel ilerleyişe uyum sağlaması ve doğal kaynakları sürdürülebilir bir şekilde kullanmasının ne kadar önemli olduğunu yeterince açıklamıyor mu sizce de?
Başa dönersek, her ne kadar evrende küçük bir nokta olsak da, evrenle olan bağlantımızın büyük bir önemi vardır. Gelecek nesillerin mutluluğunu garanti altına alabilmek için evreni korumak bizim sorumluluğumuzdur. Bu yüzden sürdürülebilir bir gelecek için üzerimize düşen görevleri yerine getirmek istiyoruz.
Yalnız belirtmek isterim ki bu dünya görüşündeki değişim sadece çevrecilikle ilgili değildir, sadece çevreye bakmanın bir gereklilik olduğu anlamına gelmez. Tam anlamıyla bu gezegendeki birlikte varoluşumuzun nasıl sistematik olarak birbirine bağlı ve birbirine bağımlı sistemler olduğunun bir anlayışıdır. Doğa ile olan bu ilişkimizin farkındalığıdır.
Ürünlerimizin iyi bir tasarıma sahip olmasının, kullanımın kolay olmasının ya da kullanıcı dostu olmasının hiçbir sakıncası yoktur.
Harika tasarımlar yapıyoruz ve harika yapılar yapıyoruz ama neler yaptığımız aslında o kadar da önemli değil.
Mimarların 'ne' yaptıkları aslında dışsal faktörlerdir. Derinde yatan şey 'neden' yaptığımızdır. Nedenimiz ile ne yaptığımız arasındaki bağlantıyı kurabildiğimiz ve bu döngüselliği anladığımız zaman içinde yaşayacak insanları yansıtabilen, amaçlanan sürdürülebilirliği sağlayabilen kendine özgü yapılar tasarlanabilecektir.
Aslında nedenlerimiz çok basit değil mi, doğrudan doğanın içinden aldığımız ilhamın içinde gizliler.
Fibonacci dizisi ve Vitruvius Adam
Doğa ve mimarlık arasındaki ilişki, işte tam burada gündeme gelmektedir. Doğanın verilerinden yararlanarak mekansal, işlevsel ve organizasyonel değişikliklerle kendi yapı teknolojilerini üreten farklı mekansal dönüşümler sonucunda ortaya çıkan örnekler tarih boyunca görülmüştür.
Örneğin birçok ünlü yapıda Altın Oran kullanılmıştır. Leonardo da Vinci'nin "İnsanın Vitruvius Adamı" adlı çizimi, insan bedeninin Altın Oran ile orantılı olduğunu göstermektedir. Ayrıca birçok katedralde ve kilisede, binanın boyutları ve oranları Fibonacci dizisine dayanmaktadır.
Mimarlıkta Fibonacci dizisi ve Altın Oran'ın kullanımı, binaların daha doğal ve uyumlu bir görünüm kazanmasına yardımcı olabilmektedir. Bu nedenle birçok mimar ve tasarımcı, bu matematiksel prensipleri tasarımlarında kullanmıştır.
Mimarlar, doğadan ilham alarak ve doğanın verilerini kullanarak tasarımlar yapmaya başladıklarında doğadan öğrenecekleri birçok şey olduğunu gösterdiler. Doğal kaynakları sürdürülebilir bir şekilde kullanarak çevre dostu ve enerji tasarruflu yapılar tasarlamaya başladılar. Örneğin eski Roma evlerindeki erken dönem atriumlar, Bizans dönemi yer altı ısıtma sistemleri, Harran evleri ve termit yuvaları gibi doğanın mühendisliğini esinlendiren yapılar.
Tarihi, coğrafi ve sosyal faktörleri göz önünde bulundurarak kültürel mirası koruyan ve geleceğe taşıyan yapılar da mimarların doğadan öğrendikleri arasında yer alıyor.
(Biomimicry, doğadan ilham alma ve taklit etme).
Modernistler binalarında süslemeleri azaltırken, ahşap deseni ve taşın damarlanmasını dekoratif unsurlar olarak kullanmışlardır. İç mekan ile dış mekan arasındaki ilişkiyi keşfetmeye büyük önem vermişlerdir. Ludwig Mies van der Rohe'nin Barselona Pavilyonu, hacimlerin ve camın oyunuyla bu kavramı ileriye taşımıştır. Ludwig Mies van der Rohe'un Farnsworth House'daki tasarımında, cam ve hacimlerin oyunu doğaya saygılı bir yaklaşımı yansıtabilmektedir. Büyük cam paneller ve minimal yapısal elemanlar kullanılarak, doğal ışık ve manzaranın iç mekana nüfuz etmesi sağlanmaktadır. Bu sayede, doğayla bağlantı ve iç mekanın dışarıyla bütünleşmesi vurgulanabilmiştir.
Farnsworth House ve Barselona Pavilyonu
Şimdi doğayla bağlantı yeniden kurulmaktadır. Binalar, şehirler ve endüstriyel süreçler, döngüsel ilerleyişi dikkate alarak tasarlanmakta ve yönetilmektedir. Bu yaklaşım, doğal kaynakların etkin bir şekilde kullanılmasını, atık miktarının azaltılmasını ve geri dönüşümün teşvik edilmesini içermektedir. Bu sayede, doğal kaynakların sürdürülebilir şekilde kullanılması ve doğal döngülerin korunması sağlanmaktadır. Tasarımcılar ve planlamacılar, bu prensipleri gözeterek çevre dostu ve ekolojik açıdan sürdürülebilir çözümler geliştirmekte ve gelecek nesiller için daha sağlıklı ve yaşanabilir bir çevre oluşturmayı hedeflemektedir.
Sürdürülebilir bir gelecek için önemli olan, dünya görüşümüzü değiştirmektir. Bu dönüşüm, yaşamın döngüsel ve sistemik doğasını anlamamızı gerektirir. Biyolojik yaşayan sistemlerin nasıl çalıştığını, nasıl deneyimler inşa ettiğimizi ve nasıl sürdürülebilir bir dünya inşa edebileceğimizi anlamalıyız. Sorumlu tasarımlar, tüketmek ve yok etmek yerine yaşamın zenginliği ve çeşitliliğiyle uyum içinde hareket etmektedirler.
Şimdiki durumu ve geleceğimizi sürdürülebilir bir şekilde şekillendirmek için bu yeni dünya görüşünü benimsememiz kaçınılmazdır.
Gelecek blog yazımızda bu değişen yaklaşımı örnekleyen Biophilia tasarımını detaylandıracağız.
[*] Bu yaklaşım doğadan ilham almayı ve doğal öğeleri tasarımlarda kullanmayı içerir.

